Ertan Yıldız

Ertan Yıldız

Tarihin Gör Dediği

Yağma (II)

18 Eylül 2019 - 21:10

1955 yılında Kıbrıs’taki Rumların terör eylemleri, Türk kamuoyunu Kıbrıs konusuna iyice duyarlı hale getirmiştir. Bu çerçevede Türkiye Milli Talebe Federasyonu tarafından organize edilen basın, gençlik ve üniversite temsilcilerinin katıldığı bir kongrede  “Kıbrıs Türktür Komitesi” adlı bir oluşum ortaya çıkmıştır. Bu oluşumla Kıbrıs sorununun Türkiye tarafından ulusal bir dava olarak ele alınması, Türk kamuoyunun harekete geçirilmesi, tüm dünyaya Kıbrıs’ta Rumlardan ayrı Enosis’e karşı bir Türk halkı olduğunun duyurulması ve bu halkın Kıbrıs‘ın geleceği üzerinde söz sahibi olduğunun gösterilmesi amaçlanmıştır. 

Kıbrıs Türktür Derneği, Kıbrıs, Türkiye ve İngiltere’de paralel eylemler, mitingler düzenlemeye başlamış, derneğin şubeleri, oluşan bu tepkili hava içinde yaygınlaşmış, basın konuyu her gün ele almaya başlamış, hükümet yetkilileri de Kıbrıs’la ilgili gelişmelere daha duyarlı davranmak durumunda kalmışlardır.

Başbakan Menderes’in Kıbrıs politikasını sertleştireceğini ifade etmesi, uzun yıllar süren barış diyaloğundan sonra Yunanistan’la ilgili mütecaviz suçlamaları yapılması Türk kamuoyu tarafından da destek görmüştür. İktidar, muhalefet ve tüm topluma yayılan şovenist hava mağdur Kıbrıslı Türklere karşılık hedefe Türkiye’deki Rumları koymuştur. Örneğin, İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği, o yıllarda sayısı 30 bin olarak belirtilmiş olan Yunan pasaportlu Rumların mallarının müsadere edilip, yurtdışına çıkarılmalarını talep etmiştir. Basında Kıbrıs Türklerine yönelik toplu katliam olacağı haberleri, İstanbul Rum basınının Enosis’i kolladığı, Rumların Yunanistan lehine casusluk yaptığı iddiaları barut fıçısı haline gelen toplumu Rumlara karşı daha da kışkırtmaktadır. Bazı topluluklar Patrikhane’yi kınamakta, hain görülen Rum gençler dövülmekte, Türk tezine uygun yayın yapmayan Rum gazeteleri ibret olsun diye yakılmaktadır. 

Kıbrıs olayları iktidar ve basının konuşma eylemleriyle birleşince üzeri kapandığı zannedilen hatıralar canlanmaya başlamıştır. Bu hatıralarda İstanbul'daki işgal yıllarının deneyimi, Balkanlar'dan açlık, hastalık ve ölümle harmanlanmış Anadolu’ya uzanan göç ve karşılıklı kırımlar vardır. Bu karışık duygular Müslüman-Türk olmayan topluluklara nefretle ya da en azından kuşkuyla bakılmasına yol açmıştır. Bu hatıralar yüzünden sermaye Türkleştirilmeye çalışılmış, azınlıklara uygulanan ve adaleti şüpheli vergileri ödemeyenler Aşkale’ye çalışma kamplarına gönderilmiştir. Bu uygulama bazı azınlıkların kamplarda ölmesine, bazılarının sıkıntılara katlanamayarak doğdukları topraklarla bağlarını kesmelerine vesile olmuştur.

Olayların bir de ekonomik altyapısı vardır. İstanbul’da sermayenin etkin kullanımı azınlıklardadır. Özellikle Karaköy, Beyoğlu ve Eminönü piyasasındaki yeme, içme ve eğlence sektörünün azınlıklar elinde olması, gelir seviyesi düşük Türkler tarafından kendi hayat şartlarının zayıflığının gerekçesi olarak görülmektedir. Şehrin en güzel yerlerinden ve imkanlarından onların istifadesi ve Demokrat Partinin ilk yıllarındaki pozitif ekonomik koşullar sebebiyle azınlıkların iş ve konutlarda büyüme ve genişleme çabaları ülkenin gerçek sahiplerinin kuyularının kazılması olarak yorumlanmaktadır.

Beyoğlu’nda yoğunlaşan Rum esnaf herkes tarafından rağbet gördüğü için, buralarda Türklerin iş yapması neredeyse olanaksız olmuştur. İstanbul’un büyük gazete bayilerinde her çeşit Yunan dergileri ve Rumca gazeteler Türkçe gazetelerle birlikte satılmakta, Beyoğlu’nda her köşe başında bir Yunan filminin, tiyatrosunun veya sanatçısının  afişlerine rastlanmaktadır.  Rumca, İstanbul’un her çarşısında, her otobüs durağında, her vapurunda duyulmaktadır. 

Kıbrıs ve Batı Trakya Türklerinin çektikleri sıkıntılara karşılık Türkiye’deki Rumların çok daha zengin ve rahat olduğu hatta milli davalarda Yunan görüşlerini ele alacak kadar cesur oldukları Türk kamuoyunu rahatsız ediyordu. Başbakan Menderes’te Yunanlıların vakti zamanında Girit’i topraklarına kattığı gibi Kıbrıs’ta da aynı metodları kullanarak irredantizm yaptığını düşünüyordu. Tüm bu kanaatler neticesi oluşan güvensizlik iklimi, 1955 Ağustos’unun son günlerinden başlayarak Eylül’ün altısına kadar İstanbul’da Rumlara karşı artan gerginliği, yaklaşmakta olan olayları ayan beyan haber veriyordu.

5 Eylül 1955 gecesi Selanik’te, Atatürk’ün evinin bulunduğu bahçenin kenarında bir bomba patlamış ancak etkisi esas olarak Türkiye’de yaşanmıştır. Yunanistan’ın tahkikatına göre bomba diplomatik çanta içinde Selanik Başkonsolos Yardımcısı tarafından Türkiye’den getirilmiş ve Türk Başkonsolosluğu’nda koruma görevlisi olarak çalışan Hasan Uçar tarafından bahçeye atılmıştır. Uçar’ı azmettiren kişi olarak da Selanik Hukuk Fakültesi  öğrencisi olan ve Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir elemanı olduğu iddia edilen Oktay Engin belirtilmiştir. Dolayısıyla olayları Türk hükümeti tertip etmiştir. Engin’in yıllar sonra Türkiye’de il emniyet müdürlüğü ve valilik makamına kadar yükselmesi de şahısların arkasında devlet olduğu iddialarını güçlendirmiştir.

Kıbrıs Türktür Derneği'nin çağrısı ile, 6 Eylül günü Taksim Meydanı'nda toplanan gruplar İstanbul Ekspres gazetesinin acil kodlu bombalama haberiyle aynı anda, aynı saatte, aynı biçimde İstanbul'da Rumların yoğun olarak yaşadığı semtlerde nümayişleri başlatmışlardır. Olaylardan sonraki pek çok tanıklık, olayları yönlendiren grupların başında Kıbrıs Türktür Derneği'nden öğrencilerin bulunduğunu, hemen her semtte yağmacıların kullandığı sopaların aynı tornadan çıkmışçasına eşit büyüklükte ve kalınlıkta olduğunu, Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin o gece tebeşirle işaretlendiğini, öncelikli amacın mümkün mertebe maddi zarar olduğunu, ancak yoksul ve yağmacı kalabalıkların cesaretinin kısa sürede bunu aştığını ortaya koymaktadır. Yağmaya geçilmesinde ve olayların boyut değiştirmesinde idarenin ve polisin yukarıdan alınan bir emirle müsamaha havasını sağlamalarının etkin olduğu görülmüştür.

Olaylar sadece İstanbul’da başlamamış başta İzmir olmak üzere Ankara, Bursa, Samsun, Adana ve Eskişehir’de de olay çıkarma teşebbüsleri olmuştu. İstanbul’da ise bütün yollar tıkalıydı. Beyoğlu nereden geldikleri belli olmayan serseriler ile doluydu. Vitrinler parçalanıyor, mağazalar yağma ediliyor, içindeki malzemeler kaldırımlara seriliyordu. Saldırganlar her şeyi kırmaya ve yağma etmeye devam ediyorlardı. Saldırılar devam etmesine rağmen ortalıkta hiç polis görünmüyordu. Saldırganlar ilk olarak dükkanlara yönelmiş, iş yerlerinin vitrinleri taşlanarak parçalanmış, vitrinlerin önündeki demir parmaklıklar kaynak makineleri veya tel makasları ile kesilmiştir. Sonrasında, mağazaların içindeki tüm eşyalar ya içeride ya da dışarı çıkarılarak sokağın ortasında paramparça edilmişti. Saldırıların başlamasından kısa bir süre sonra, İstanbul'un caddeleri dükkanlardan çıkarılan çeşitli eşyalarla dolmuştu. Azınlıklar arasında büyük bir korku ve panik vardı.

Saldırılar kiliselere de yönelmiş, kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edilmiş, hatta bazı kiliselerin tamamı ateşe verilmiştir. Özellikle Şişli ve Balıklı'daki Rum-Ortodoks mezarlıklarına da zarar verilmiştir. Buralarda mezar taşları parçalanmış hatta çıkarılan bazı iskeletler kırılmış ya da yakılmıştır.

Yağmaya gelenlerin bir kısmı çantalarını parfüm ve kozmetik malzemeleri dolduruyor, bazıları kasaptan aşırdığı koca bir kuzuyla kaçarken, kimisi elinde büyükçe bir parça peynirle gülümserken, bir başkası çuvallarla pirinç, şeker, sabun, fasulye, zeytinyağı ve başka şeyleri evlerine taşırken görülüyordu. Sabah olduğunda azınlıklara ait dükkanlar tamamen boştu. Yağmadan sonra elektriği olmayan bazı evlerde buzdolapları, çamaşır makinaları, radyolar ve diğer elektrikli aletler vardı. Polis daha sonra yapacağı aramalarda bunlara el koyacaktı.

Olayların genişleme ve boyut değiştirerek gayrimüslim azınlığa karşı büyük bir şiddete dönüşmesi sürecinde Türklerden saldırılara karşı tepkilerde geldi. Rum, Yahudi ve Ermenilere yönelik saldırılar sırasında komşuları olan bir çok Türk, gayrimüslimleri korumaya çalıştı. 

İstanbul’daki yağmalarda 4340 atölye ve mağaza, 2000 konut, 110 lokanta, 83 kilise, 27 eczane, 21 fabrika, 12 otel, 11 klinik ve dispanser, 5 dernek binası, 3 gazete matbaası, 2 mezarlık zarar görmüştür. Olayların hemen ardından Hükümet yaşanan bu yağmadan üzüntü duyduğunu ve özür dilediğini belirten bir açıklama ile zararların tazmin edileceği sözünü vermişti.

Sonuçta suçlu arandı ve bulundu. Aşırı kışkırtılmış vatanseverlik. 

Bu vatanseverlik korku, kibir, öfke ve nefretle beslenmişti. Ülkesi için en iyisini istemekse vatanseverlik, daha iyisini planlayanlar tarafından kışkırtılmış olmalıydı. Aşırısının ise bir tehdit olduğunu yıllar öncesinde Emma Goldman söylemişti. Vatansever olarak ülkesinin dağlarını, denizlerini, ovalarını, yollarını, ayak basılan toprağını seven insanın yine bu toprakta yoğrulmuş başka bir insanı dili, rengi veya dini farklı diye sevmemesi vatanseverlik kavramının sevgi yönünü eksik bırakıyordu. Hatta kışkırtma ile çerçeve daha da daraltılarak kendine benzemeyeni, kendine benzetemediğini sevmeme durumlarına çevriliyordu vatanseverlik. Şu bir gerçek ki vatanseverlik çoğu zaman alçakların sığınağı olmuştu.

1955 yılında yaşanan yağmacılığın kökeni farklı dine karşı aşırı kışkırtılmış vatanseverlikti. Gelecek yağmacılığın alt yapısını ise günümüz sanal dünyasında ve boyalı medyasında vatan ve millet üzerine kurulan ve hızla yayılan yalan ve yanlış bilgilerin farklı dile karşı hazırlanmayacağını kimse söyleyemez.

 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum