ALİ NAİLİ ERDEM

ALİ NAİLİ ERDEM

YALAN

17 Kasım 2019 - 20:03

Bizler ulus olarak Batı uygarlığının iyi yönleri kadar kötü yönlerini aldık. Bugünde yaşadığımız sıkıntıların temelinde bu aldığımız yanlışlıklar vardır. Batılılaşma mücadelemizde aldıklarımızı kendi özelliklerimizle yoğuramadık. Sorgulayan aklı da ekonomik aklı da öne çıkaran programlardan memnun olmadık. Özetle memur niteliklilerin adetini artırdık. 

Eğitimle ekonomiyi at başı getiremedik. Şimdilerde hepimiz bilmeliyiz ki küreselleşen bir dünyada evrensel akla ulaşamadığımız ve yerel akıllarla çağdaşlaşmayı sürdürdüğümüz sürece ne kullanabiliriz ne de gelişebiliriz. Çağdaşlaşma önce özgür aklı iktidar kılmaktır. Ancak şu anda bile Türkiye'de fikir yine suçtur. Fikirlerini açıklayanları yine cezalandırıyorlar. Siyasi parti başkanları da kendi görüşlerinin aksine beyanda bulunanları partilerinden ihraç ediyorlar. 

"Padişahım çok yaşa" diyenler ödüllendiriliyor. Yalakalık edenler baş tacı kılınmaktadır. Oysa bizler bir ahlak tarihinin çocuklarıydık onurlu ve haysiyetli yaşamak şiarımızdı. 

Geçmişimizde bunun müstesna örnekleri vardır. Nitekim Osmanlı veziri bir büyük yüreklilikle "Fındık kadar can, Yüksek kadar kan için doğru bildiğimden vazgeçmem" deyip boynunu celladın satırının altına yatırmıştır. 

Osman Gazinin "BEY YALAN SÖYLEMEZ DEVLETİN TEMELİNDE YALAN OLMAZ" sözleri imparatorluğun temelini teşkil etmiştir. 

Bugünse dolmuşların arkasında "yalandan kim ölmüş" yazısını okuyoruz. 

Yalan, sözde devlet adamları için sığınılacak bir liman ve kişilikten yoksun olanlar için bir yem borusudur. O yem borusu her aciz kişinin elinde bir kurtarma aracıdır. Radyasyon yoktur diyerek bir bardak çayı içip şov yapan bakan kaç gözü yaşlı ailenin kanına girmiştir.

Oysa 1946 yılından beri şöyle veya böyle demokrasinin içindeydik ve demokrasinin en önemli özelliklerinden biri de 

HESAP SORMAKTI. Ne devlet sordu, ne de kurum veya bireyler. Oysa Fırat nehrinde kaybolan kuzunun hesabı Hz. Ömer’den (r.a.) sorulacaktır kültürünün içinden geliyorduk. Ahali yüreğine taş basıp oturdu ve mademki bakan bey bu çayı içiyordu oda rahatlıkla içmeye devam etti ve yüzlerce genç yaşlı kanserden ölüp gitti.  

Yolumuz üzerindeki SANAYİLEŞMEMİZE baktığımızda; 

1954 yılına kadar belli belirsiz bir sanayileşme görülmektedir.  

1954 yılında Yabancı Sermayeyi Teşvik Yasası kabul edildiğinde muhalefet sıralarından "Hainler, Vatanı sattınız!" sözleri yükselmiştir. 

1965'te Sanayi Bakanıydım ve ithal ikame sistemi uygulanıyordu. 27 Mayıs ihtilalinin korkuları, endişeleri ve güvensizlikleri devam ediyordu. Devlet çarkı adeta durmuştu. 

Bürokratlar kendilerinden önce bu yerlerde olanların başlarına gelen felaketten ürktükleri için iş üretme yerine ipe un serme metodunu uyguluyorlardı. Bu korku ve endişe ortamında toplu iğne fabrikasının temeli 1967 yılında atıldı. Toplu iğnesi, kürdanı bir tek barajı olmayan bir Türkiye'den bugün yüzü aşkın baraja, bir üniversiteden yüzden fazla üniversiteye ulaşılmıştır... Bunlar iki darbeye bir müdahaleye ve iki darbe teşebbüsü ne rağmen ve hem de demokrasinin içinde kalınarak gerçekleştirilmiştir. 

Yalandan başka sermayeleri olmayanların söylediği gibi hiç kimse ne darbelerde ne de müdahalelerde şapkasını alıp kaçmamış aksine meclisin açık kalması sağlanarak ülke sorunlarının bir an evvel çözülmesi ve halkın beklentilerinin yerine getirilmesi gerçekleştirilmiştir.

Bunlar Cumhuriyete, Cumhuriyetin getirilerine ve demokrasiye inananların başarısıdır. Bu gerçekleştirilenlerin yeterli olduğu söylenebilir mi? Hayır bunu kimse söyleyemez. Ancak hiçbir şey yapılmadı sözlerinin de insafı yoktur… Bugün Türkiye’nin dünyanın her ülkesine satacak malı vardır. Yeter ki ehliyetli kişiler gerekli yerlerde bulunsunlar. Ülke çıkarlarını kişisel çıkarlarına feda edenler olmasın, yeter ki halka güvenilsin ve kıymeti bilinsin.

YORUMLAR

  • 0 Yorum