Nereden Nereye?
ALİ NAİLİ ERDEM

ALİ NAİLİ ERDEM

Nereden Nereye?

13 Ekim 2019 - 19:30

12 Eylül darbesi bir giyotin gibi üzerimize inmişti. 27 Mayıs 1960 darbesi de aynısıydı. Demokrasinin içindeydik güya seçimle elenenler seçimle gidecekti. Olmadı Savcılar darbeyi yapanları alkışladılar, Üniversiteler darbenin meşruluğunu fetvalarıyla onayladılar. Bu ayıp silinmedi. 

27 Mayıs darbesinden farklı olarak bu defa bütün partiler kapatılmış, bizler de yasaklanmıştık.. Genelev patroniçesi Manukyan serbestken biz ise yasaklıydık. Darbecilere göre suçlu olanlar politikacılardı. 1982 anayasası dikensiz bir gül bahçesi anlayışı içinde halkın oyuna sunularak kabul edilmişti. 

Kısa bir süre sonra ne olup ne bittiğini anlamadan kendimizi Zincirbozan’da bulduk 121 gün sonra bırakıldığımızda Turgut Özal başbakandı. Yeni bir dönem başlamıştı iktidarın çokça hanımları ülkenin önemli sermaye sahipleri ile birlikte kendilerini Papatyalar olarak tanımlayıp Lale Devri’ni yeni bir yaşam şekli olarak benimsediler. Bir Pakistanlı kadar kazan, bir İsveçli kadar harca anlayışı amaç olmuştu. 

Bir koyup üç alacağız dediler onunla yetinmeyip anayasanın bir maddesini ihlal edersek ne zararı dokunur sözlerinin sahibi oldular. Hukukun dışlanması yalnız kalmasın diye de "benim memurum işini bilir" vecizesini yumurtladılar. Sandılar ki böylesine bir ortamda ülkenin sorunları sona erer. Olmadı ve baş ağrılarımız birer hayati sorun olarak devam etti. 

Profesör Nurettin Topçu "kaç nesildir" diyor "bugüne kadar bütün kuşaklar birbirine en samimi miras halinde siyasi hırslar siyasi kinlerden başka bir şey bırakmamıştır. Bu kuşaklar bazen samimi idiler fakat bağlandıkları fikir ve kanaat hep siyasi iktidarın bir elden başka ele geçmesiyle vatanın kurtarılacağı yolundaydı. Halbuki bunların hiçbiri örflerin, sanatlarını ekonominin ve hukukun bu vatanın hayatı içinde ve bir ahlaki iman içinde gelişmesiyle ancak gerçek inkılabın yapılabileceğini anlamamıştı" Acı olanı şu ki bu yanlışlık bugünde sürmektedir. 

Gök kubbenin görüp tanıdığı en büyük imparatorluklardan biri olan Osmanlı imparatorluğu çökünce teslim bayraklarını çekenler çoğaldı. Saray çaresizliğin içinde boynunu bükmüştü. 

Görünüşte bir avuç insan ki yürekleri Himalaya dağı kadar yüksekti... 19 Mayıs 1919/da Samsun’dan yola çıktılar. Bu en geniş anlamda UYGARLIK savaşı yolculuğuydu. 

23 Nisan 1920 günü Hacı Bayram Camiinde Cuma namazını kıldılar ve Tekbir sesleriyle Meclisi açıp "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir" ilkesini dağlara taşlara ve halkın yüreğine yazdılar. 

Dünyada ilk defa bir millet kendi meclisiyle birlikte savaşıyordu. Meclis teşekkül etmiş Hükümet üyeleri tespit edilmişti. Bugün geyik derisi koltukların donattığı ve şaibelerin su yüzüne çıktığı meclis o tarihte sekiz odalı bir binaydı Milletvekilleri okullardan getirilmiş sıralarda oturuyorlar karavanadan yiyorlar ve hanlarda yatıyorlardı çoklarının doğru dürüst giyeceği bir elbisesi bile yoktu büyük şair Mehmet Akif soğuk kış günlerinde oda arkadaşının paltosunu giyerek meclise gidiyordu. 

Milli Eğitim bakanının makam odası bugün Ankara Belediyesi olan binanın odalarından biriydi. Gaz tenekesini sandalye kahve fincanını da mürekkep hokkası olarak kullanıyordu. Hepsi büyük bir fedakarlığın zirvesinde olmanın heyecanındaydı. 

Batılı Devletlerle yapacağımız bir savaşın kazanılamayacağını edenlerse ısrarla ya İngiliz ya da Amerika'nın Mandası olmamızın peşindeydiler... "Siz dilediğiniz yere gidebilirsiniz diyordu Mustafa Kemal. İstediğiniz ülkenin mandası olabilirsiniz.”

YORUMLAR

  • 0 Yorum