Medya çalışanlarımız sağolsunlar, ellerinde Türkçenin 'cıcığı çıkarken' en çok hırpalanan sözcüklerden biri, "gerçekleşmek" eylemi.

Üzücü son iki örnek:

1- Özel bir tv kanalımızda; Sabiha Gökçen Havalimanı'nda meydana gelen, üç kişinin öldüğü, 181 kişinin yaralandığı uçak kazasının haberi:

-- (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı'nın verdiği bilgi) Pilotun sert bir iniş yaptığı için bu kazanın 'gerçekleştiği' yönünde.

2- Biz bu satırları yazdığımız güne dek Çin kökenli korona virüsünün, dünyada yedi yüzü aşkın insan canı alması, on binlerce kişiyi de ciddi ölçüde hasta etmesine ilişkin tv haberi:

-- Çin'in dışında, korona virüsünden ilk ölüm, Filipinler'de 'gerçekleşmişti'.

Yukarıdaki her iki haberde de "gerçekleşmek" yerine, "meydana gelmek" eylemi kullanılmalıydı.

Çünkü, "gerçekleşmek" ancak tasarlanan ya da öngörülen bir şey için söz konusudur. 

İlk haberdeki kaza ise adı üstünde; beklenmeyen kötü bir olaydır.

İkinci haberdeki salgın hastalık nedeniyle meydana gelen ölüm de öyle.

BİR UÇAKTA 6 MÜRETTEBAT(!)

Bu da yine Sabiha Gökçen Havalimanı'ndaki uçak kazası haberlerinden bir tümce:

-- Uçakta altısı mürettebat, 187 kişi vardı.

İzlediğimiz kadarıyla görsel ve yazılı medyamızın tamamı, kaza yapan uçakta "altı mürettebat"ın bulunduğu 'bilgi'sine yer verdi!

Arapçadan dilimize giren "mürettebat", buradaki anlamıyla 'gemi, uçak vb. taşıtlardaki görevlilerin tümü' demek.

Bir uçağa altı mürettebat yani uçak görevlilerinden oluşan 'altı ayrı ekip' konulsa yolculara pek yer kalmaz!

O yüzden şöyle demek gerekiyor:

"Altı kişilik mürettebat."

Bir başka güncel haber, devletin resmî güvenlik örgütüne katılan bekçilerle ilgili. Bu konuda hazırlanan yasa tasarısından, medyamıza yansıyan bir tümce:

"Bekçiler, olay yerine polis gelinceye kadar 'önleyici tedbir' alacaklar."

Bir tuhaf Türkçe örneği daha!..

Arapça kökenli "tedbir"in bire bir Türkçe karşılığı olan "önlem;

olası bir kötülüğü ya da yanlışlığı önleme" amacıyla alınır.

Önleyici tedbir (!) "yumurtalı omlet" gibi bir şey.

Arapçadan dem vurmuşken bir de "muhatap"ı (hitap edilen, seslenilen kişi),  çift 't' ile; "muhattap" diye okuyan birçok tv sunucusunun varlığını anımsatalım.

Hele, çok genç, sakallı bir ekonomi haberleri sunucusu var ki neredeyse her ekrana çıkışında bu sözcüğü en az bir kez yanlış söylemekten geri kalmıyor.

Yabancı sözcükleri yeğleme alışkanlığımız elbette Arapça - Farsça kırması Osmanlıca ile sınırlı değil.

Geçen hafta bir tv reklamında gördüğümüz şu slogan da 'Türkçeyi yabancı dillerin boyunduruğuna sokma' sevdalılarının ürünü, diye düşündük:

"İstanbul'un yeni jenerasyon ofis kampüsü"

"Kuşak" yerine "jenerasyon" (Fr. génération);"işyeri" yerine "ofis" (Fr. office); "yerleşke" yerine de "kampüs" (Fr. campus)...

Bir de "yeni" sözcüğünün Fransızcasını yeğleseler tam olacakmış!

BULMACA ÖZENSİZLİĞİ

Öğretmenlerimiz bize, doğru ve güzel Türkçe konuşmamız, sözcük dağarcığımızı varsıllaştırmamız için bulmaca çözmemizi önerirlerdi.

Ünlü fikir gazetemizin çapraz bulmacası, ne yazık ki bu yolun da eskisi kadar izlenesi olmadığını gösteriyor.

Çünkü söz konusu bulmacada, en çok yöresel yiyecek içecek adları soruluyor. Biraz abartarak söyleyecek olursak; Çemişgezek'te cacığa verilen ad?..

Genel kültür bu mudur?

Üstelik, zaman zaman gösterdikleri özensizlik, ciddiyetsizlik de cabası.

İşte, söz konusu 'fikir' gazetemizde, 27 Ocak 2020 günü yayımlanan çapraz bulmacanın sorularından biri:

"Soldan sağa 2- Sakat kimse."

Sorunun doğru yanıtı: "sökel".

Ertesi gün yayımlanan yanıt ise "sekel"; TDK sözlüklerine göre bu tıp teriminin anlamı, sorudaki gibi "sakat kimse" demek değil. Ya ne?.. "Bir hastalıktan sonra yerleşip kalan işlev ve doku bozukluğu (Fr. séquelle)." Örnek tümce: Kırık ve çıkık sekellerine kaplıca yararlıdır.

Yine aynı günkü çapraz bulmacanın bir başka sorusu:

"Yukarıdan aşağıya 6- Bir tür erkek deve."

Sorunun doğru yanıtı: "lök" (yedi yaşından büyük erkek boz deve).

Ertesi gün yayımlanan yanıt ise: "lek".

Lek'in birçok anlamı var ama aralarında 'deve' yok. Sözcüğün en çok bilinen anlamı: Arnavutluk'un para birimi.

(Bütün ağırlığıyla bulunduğu yeri kaplarcasına oturmak, demek olan "lök gibi oturmak" deyimi de sözcüğün 'deve' anlamından geliyor.)

MUMUN DİBİ KARANLIK!

Daha dikkat çekici, gülsek mi ağlasak mı bilemediğimiz durumu ise bir haber kanalımızı izlerken yaşadık.

Söz konusu haber kanalımızda, "doğru Türkçe" hakkında üç beş dakikalık da olsa çok yararlı bir izlencede dile getirilen doğru bilgi:

-- Kâşif, kâşâne... gibi hem ince hem de uzun okunan kelimelerde şapka (^) kullanılır.

Hemen ardından, aynı kanalda yayımlanacağı duyurulan bir izlencenin üst üste birkaç kez ekrana yazılan başlığı:

"İyi Hikayeler"

"Hikâye" sözcüğünün orta hecesi '-ka- hem ince hem de uzun okunduğu için 'a'nın üzerine şapka (^) konulur.

Efendiler, bu bilgiyi sadece biz izleyiciler için mi verdiniz? Birkaç dakika önce aktardığınız, sizi de bağlayan bir kural değil midir?..

KÜLAHLARI DEĞİŞMEK

Güzel Türkçemizin güzel deyimlerinden biri:

"Külahları değişmek (değiştirmek)"; araları açılmak, ilişkileri bozulmak, bozuşmak, anlamlarında...

İzleyici ve okurun, yazılı / görsel medya organlarından soğuyup kopmasını, çok haklı gerekçeler olmadıkça kimse istemez. Ama, biz medya çalışanları kendimize çekidüzen vermeli, yeterli donanıma sahip olmaya çalışmalıyız. Medyamızdan sevimsiz örnekler sıralamasını, biraz olsun gülümseyerek bitirmek için "külahları değişmek" deyiminin öyküsünü aktaralım (*):

Yoksul Bektaşi, sıcak bir yaz günü serinlemek için soluğu cami avlusunda almış. Çeşmeden su içerken öğle ezanı okunmaya başlamış. Birden, ben de onlarla birlikte namaza durayım, namaz çıkışı cami kapısının önünde mendilimi açıp dilenirim, düşüncesine kapılmış. (Aslında Bektaşi geleneğinde dilencilik yok ama öykü bu ya! K.E.)

Baba erenler aptes alırken başındaki külahı çıkarıp yanına koymuş. O sırada yandaki muslukta bakkal Bodos hem serinliyor hem de terazisinin kefelerini yıkıyormuş. Bizimki aptes aldıktan sonra telaştan, Bodos'un külahını başına geçirip camiye girmiş.

Gayrimüslim başlıklı bir kişinin namaz kıldığını görenler sık sık birbirlerini dürtükleyerek Bektaşiyi göstermişler.

Baba erenler, namazdan sonra dışarıya çıkıp mendilini açmış. Camiden çıkanlar, kendi aralarında "Bir kâfir Müslüman olmuş. Hem de bizlerden daha iyi namaz kıldı." diyerek Bektaşiyi sadakaya boğmuşlar. Verilen paralar mendiline sığmayan baba, başındaki külahı çıkarıp ters çevirince bakkal Bodos'la 'külahları değiştirmiş' olduğunun ayırdına varmış.

Ve Tanrı'ya seslenmiş:

-- Bir Bektaşi kulunu beslemek için önce niçin gâvur ettin? Külahları değişmeden bu parayı bana veremez miydin! 

Zaten çoğu, ülke gerçekleriyle örtüştüğünü söyleyemeyeceğimiz bir yayımcılık çizgisi izleyen medyamızın; buna kötü Türkçe kullanımı da eklenince -Bektaşi örneğinin tersine- okur / izleyici ile olumsuz anlamda 'külahları değiştirmesi' ne yazık ki pek uzak bir olasılık gibi görünmüyor.

GRAM GRAM 'EPİGRAM'

Bir tek iyi gün yüzü görsem inan

Ederim 14 Şubat'ta sana armağan.

(*) Kaynak: Yusuf Çotuksöken; "Deyimlerimiz", Özgül Yayınları, 1994)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.