Öne Çıkanlar koronavirüs salgın korona survivor corona

Türkiye’de Yazılmış En Cesur Kitaplardan Birini Okumaya Hazır mısınız?

RÖPORTAJ MÜJDE ALGANER

Öncelikle sizi okurun tanıması için biraz kendinizden bahsedebilir misiniz Sevgili Enki

Merhabalar, tabii. Sanırım beni alandan ve Instagram’dan tanımayanlar için baştan başlamakta fayda var. Öncelikle Enki Sümer Tabletleri’nde ismi çokça geçen bir Tanrı. Benim ise gerçek kimliğimi gizleyen  ve kitaplarımda anlatmak istediklerimden de fazlasını anlatan bir mahlas. Gerçek hayata dönersek 30 yaşında, biyolojik ve psikolojik olarak erkek cinsiyetine sahip, dünyanın çeyreğinin yarısını gezmiş bir uzman klinik psikolog ve psikoterapistim. Bireysel, aile ve partner, cinsel terapi gibi alanlara ek olarak; LGBTİ bireyler, şiddet mağdurları, kanser hasta yakınlarıyla psikoterapi gibi alanlarda eğitimler alıp uzmanlaştım. Ayrımcılığın köken ve sebepleri üzerine bilimsel çalışmalar yürütmekteyim. Geri dönüşüm ve minimum atık üretmek gibi konulara dikkat eden, trafikte daima önce yayaya yol veren, yere asla çöp atmayan veyahut tükürmeyen biriyim. Asansör beklerken bir tek gideceğim yönün tuşuna basar, yürüyen merdivenlerde hep sağ tarafta beklerim. Olması gerektiği gibi olmaya çalışırken kendi de olabilen bir insanım. Umarım yazdığım cümlelerde aynı duygularda buluşur, birimizi daha yakından tanımanın yollarını buluruz. 

Lö Aşk ilk kitabınız ve Eylülde raflara girdi. Hacimli bir eser. Şunu merak  ediyorum, ilk yazmaya karar verdiğin anı hatırlıyor musun?

? O zihinde yanan ilk ampul ışığını fark ettiğin anı

Çok sevdiğim bir insandan, çok çok büyük bir kötülüğe maruz kaldım, hayatımın en zor günlerinden birinde evde köpeğimle oturmuş hayatımı düşünüyordum. Duygularımı aktaracak bir alana ihtiyacım vardı. İşte Lö Aşk’ın ilk sayfası böyle bir gece ortaya çıktı. Ardından yaklaşık iki ay boyunca nasıl bir hikaye kurgulamalıyım? nasıl karakterler olmalı? psikolojik bir dil kullanmadan, bilimsel bilgiler de veren sürükleyici bir roman nasıl yazarım diye düşünmekle geçti. İki ayın sonunda elimde yaklaşık yirmi sayfalık  bir taslakla İstanbul’dan ve tüm sosyal çevremden uzaklaşarak bir dağ evine yerleştim. Zor durumda, sahipsiz, yirmi beş kadar köpeğe babalık edip, tarımla uğraşarak, gün içinde online psikoterapi seanslarımı yaparak ve en çok da yazarak, doğayla hiçliğin ortasında dokuz ay geçirdim. Son noktayı koyup İstanbul’a döndüğümde, metnin üzerinde daha bir seneden fazla çalışmam gerekeceğine hiç ihtimal vermiyordum. Muhteşem bir editör ve titiz bir editöryel süreç sonrasında Lö Aşk okuyucularının kalbine dokunmaya hazırdı. 

 İnternet araştırmasıyla bulup bana ulaştığında ikimizin de bunca uzun bir yola çıkacağından haberi yoktu. Editöryel süreç seni nasıl etkiledi ve şekillendirdi ?

Yaşananların mistik bir yanı vardı gerçekten, ben kuantum fiziğine ve dolayısıyla yaşanan her şeyin bir sebebi olduğuna derinden inanan bir insanım. Resmen karşıma doğru insan çıktı ve sanırım o süreçte ben de sizin için doğru insandım, büyük bir uyum, sevgi, saygı, paylaşım ve yoğun bir çalışma sonucunda, çokça öğrendim ama ortaya tamamen özgün kalabildiğim bir roman çıkarabildim.

Süreci ve tanışmamızı biraz açmak istiyorum çünkü dediğim gibi ilginç bir hikâye. Simyacı’daki hayatın anlamını arayan çoban Santiago binbir zorluk yaşasa bile vazgeçmemiş ve sonunda aradığını bulmuştu; ben de buna inanıyorum, kişi bir arayışa girdiğinde karşısına çıkan tüm zorluklarla savaşır ve vazgeçmezse hayat kişiye onun için doğru olanı eninde sonunda mutlaka veriyor. Sizinle tanıştığımda Boğaziçi Mezunu altı ayda kitabın sadece üç sayfasını editleyen ‘aşırı hızlı’ ve sonradan öğrendim ki homofobik bir editörle çalışmaya çalışıyordum. İlk görüşmeye kocasıyla gelmişti, kocasına son derece bağımlıydı. Kocasıyla arasındaki narsist & borderline ilişkisini görünce, hayat bana doğru kişiyi getirdi sanmıştım çünkü Lö Aşk’ın temel konularından biri de narsist & borderline patolojisinin aşkı. Kadının homofobik olması, kocasının ona zaman tanımaması gibi sebeplerle altı ay kaybettim ve çalışmamız hüsranla sonuçlandı. Bir akşam saati internette araştırırken Müjde Alganer diye bir kadın buldum ODTÜ mezunuydu, iyi gibi görünüyordu ‘ama’ birçok ‘ama’ vardı, sütten ağzım yanmıştı bir kere…

Hayat zorlamadan bırakmıyor, sanki bunu gerçekten istiyor musun? diye seni defalarca sorguluyor. Sizin eşiniz kanserin son evresindeydi, kızınız üniversite sınavına hazırlanıyor, oğlunuz bu hastane sürecine alışamıyordu. İkimiz de tereddüt ettik, siz ölüme doğru giden bir hastane süreci ve bir dolu ailevi sorumluluk varken ahlaki yönden doğru bulduğunuz, hikâyesine, duygusuna, yeteneğine inandığınız bir yazar ile projesini kabul etmeli miydiniz? Ben her bakımdan zor günler yaşadığını ve sorumluluklar içinde çırpındığını gördüğüm bu kadına ruhsal olarak dayanak olabileceğime inanıyordum, peki ama bu karmaşanın içinde birlikte çalışabilecek miydik? Ona güvenebilir miydim?

İçimdeki ses güven; senin ona, onun sana ihtiyacı var demişti. Sonra biz çalışmaya başladık, eşiniz öldü, kızınız okumak için yurt dışına taşındı, ben birçok problem yaşadım. Sanki her şeyle birlikte mücadele eder olmuştuk; bazen ben, bazen siz pansuman yapıyordunuz. Bazen editörlük dersi çalışıyor, bazen terapi seansı yapıyorduk derken her şeye rağmen, iyiyi, en iyiyi çıkarttığımıza inanıyorum. Şundan oldukça eminim ki bizi hayat karşılaştırdı, birbirimizi bulmamız gerekiyordu. Lö Aşk’a bu yüzden oldukça müteşekkirim bana bir dost, abla, editör kazandırdı ve ben artık yolculuğumda kiminle birlikte yürümem gerektiğini biliyorum.

Lö Aşktaki karakterler, başlarından geçenler, sahneler, şakalar öylesine gerçek ki… Kitabının otobiyografik öğeler taşıdığını söyleyenler oluyor.

Neredeyse kitabı okuyup bana mesaj atan her okuyucudan “o kadar samimi ki, o kadar  gerçek ki…” minvalinde yorumlar aldım. Bütün yazarlar sanırım şunu kabul eder; Eğer ki bilimsel bir metin falan yazmıyorsanız, metnin içinde duygu varsa mürekkebin yer yer sizden akmaması mümkün değildir. Lö Aşk’ta mürekkebin benden aktığı birçok yer oldu. Kalemimden akan mürekkep; bazen bir danışanımın seansta anlattığı olaydan, bir dostumun başına gelenlerden, çevremde gözlemlediğim bir yaşanmışlıktan, hayal gücümden, yer yer de benden, hayatımdan aktı. Kitabın ön yüzünde yazan “Hayallerde bir aşk fakat tamamen gerçek!” sözü de aslında tam da bu noktaya denk düşüyor. Lö Aşk’ta yaşananlar tamamen gerçek, sadece hepsi benim gerçekliğim değil o kadar. 

Yazmaya başladıktan sonra hayata bakışında değişiklik oldu  ?

Mesleğim gereği seanslarda zaten belirli oranda danışanlarla empati kuran bir insandım. Ancak bir karakteri kurguladığınızda onunla empati kurmuyor, adeta o oluveriyorsunuz. Yazmaya başladığımdan beri istediğim her cinsiyette, her ten renginde, her dinde, her yönelimde olabiliyorum; istediğim her eylemi, istediğin herhangi bir yerde yapabiliyorum. Biraz delilik bu, ancak tahmin edebileceğiniz üzere içinde delilik olan şeyleri seviyorum, bana müthiş bir özgürlük alanı açıyor. Açık konuşmak gerekirse zaten insan ve ruhuyla çalışan herkes biraz ucundan delidir, çünkü insanla ‘uğraşmayı göze almak’ özü itibariyle deli işidir.

Görece çok kısa bir süre geçmesine rağmen kitapla ilgili şu ana kadar okurlardan birçok övgü dolu yorum aldın.

Bunların arasında seni en çok etkileyenlerden örnekler verebilir misin?

Valla sormayın mutluluktan havalara uçuyorum, bu kadarını hiç beklemiyordum. Okuyucularla satırlardaki duygularda buluşabilmek ve aynı duyguyu hissetmenin sebep olduğu ortak frekansta iletişim olanağı gerçekten çok özel bir bağ oluşturuyor, kalbe dokunuyor.

Yüzlerce mesajın içinden bir tanesini seçmek zor olacak, diğer yandan mesaj atan okurlarıma haksızlık etmemek adına öncelikle gelen mesajların hemen hemen hepsinde ortak olan düşünceleri paylaşayım. Toplumun hemen her kesiminden, her cinsiyet ve cinsel yönelimden okuyucular; kendilerini ya Akın ya da Mert ile özdeştirdiklerini söylediler, hemen herkesin kendinde Akın ya Mert’ten bir şey bulmasını beklemiyordum hem şaşırdım hem de çok mutlu oldum. Bir diğer ortak söylev, çok fazla psikoloji bilgisi edindikleri, kendi kişilik yapılarına dair keşifler yaptıkları yönünde. Bir de herkes ama herkes hikâyeyi çok samimi bulduğunu, betimlemeleri beğendiklerini ve kitapta geçen duyguları, olayları okurken birebir yaşadıklarını söylediler -ki bu yorum benim için çok önemliydi. Ben her insanda ortak olan yaşanmışlık ve duyguların ‘öteki’nde de ortak olduğunu, ötekiyle empati kurmanın mümkün olduğunu göstermek istiyordum, bu yorumu herkesten duyunca hedefime ulaştığımı hissettim ve  büyük bir sevinç kapladı içimi.

Instagram hikaye geçmişimde daha önce paylaştığım; aldığım en detaylı, içten, eleştirel de baktığı için objektif olduğunu düşündüğüm yorumlardan birini buldum, imla düzeltmesi hariç dokunmadan DM’den kopyalıyorum.

@ais.batu ;

“Öncelikle bu kitabı neredeyse iki yıldır sabırla beklediğim için kendime teşekkür ediyorum. Elime alır almaz sonunda diye çığlık attım ve beklediğim her bir güne değdiğini düşünüyorum. Kitap eski bir dostla tekrar konuşmak gibiydi, samimiyeti ve sıcaklığı içimde yaşadım, yaşattın. Kitaba dair en sevdiğim özelliklerden birisi, bir psikoloğun arada bir hikayeyi bölüp kulağıma bazı bilgiler fısıldadığını hissetmemdi. Hikayeye kesinlikle bayıldım ama ayrıca yapılan çıkarımlar kitapla bağ kurmamı çok daha kolaylaştırdı çünkü ben de psikoloji dünyasına hastayım ve okudukça resmen beynimde yeni kıvılcımlar oluştu. (gülücükler)

Normalde kitapların altlarını çizme huyum yoktur ama bu kitapta çizmek istediğim o kadar çok yer oldu ki kendimi “hayır Batuhan tüm kitabın altını çizmemelisin” diye durdurdum.

Akın günlük hayatında en ufak konuda bile uzun uzun analizler yaparken eh yeter bunu da kurcalama dediğim olsa da aslında tam olarak ben de böyle biriyim, iç sesimi dinlesem sıkılırım herhalde. Ayrıca Akın içten içe femfobik gibi hissettirdi bana bu yüzden biraz gıcık olmadım değil. Anlatmak istediklerini, kalbinden geçenleri çok iyi anlayabiliyorum çünkü ortak şeylerle savaşıyoruz. bu savaşın “silah”ını bilim yaptığın için ayrıca teşekkür ederim.“Öteki”yi “biz”den yapmaya çalışmanın en güzel yolu bu olsa gerek: anlatımı içtenlik ve duygularla yoğurmak.

Son olarak ikinci ve üçüncü kitabı şu an almak için tüm maddiyatımın yarısını vermeye hazır olduğumu bil isterim. ahahahaha”

Lö Aşkta ciddi psikolojik tespitler var. Bunları akademik olmayan bir üslup ve dozda yerleştirmişsin.

Bu anlatı şekli planlı mı gelişti?

Evet tabii ki planlıydı, Akın karakterinin psikoloji bölümünde okumasının sebeplerinden biri de okuyucuya bilgi verebileceğim alanı geniş tutmaktı. Okumayanlar için çok basit bir örnek vereyim; kitapta Akın girdiği ilk psikoloji dersinde alkolle yasaklı maddelerin birlikte kullanılmasının bazı durumlarda öldürücü olabileceğini öğreniyor, aslında burada okuyucu için de bir uyarı var. Diğer yandan kişilik bozuklukları, nesne ilişkileri gibi konular hemen hemen doktora seviyesinde bilgiler, bu yüzden bunları Akın üzerinden anlatmaya kalksaydım bu mantık hatası olacaktı, yer yer Akın’ın okuduğu bir kitabı bahane ederek bu bilgileri paylaştım yer yer yazar olarak hikâyenin akışı bozmamaya özen göstererek -yukarıda okuyucumun da yorumunda belirttiği gibi- okuyucuların kulağına minik bilgiler fısıldadım ve bunu yaparken de akademik değil de herkesin anlayabileceği kelimeler kullanmaya özen gösterdim. Yer yer bazı kavramları açıklamak için sayfaların altlarına dizinler yerleştirdim, böylece merak edenleri daha fazlasını araştırmaya teşvik ettiğimi de düşünüyorum. İnsan psikolojisinden anlayan bireyler daha sağlıklı çocuklar yetiştirecek ve nihayetinde ruhsal olarak daha sağlıklı bir toplumun oluşmasına katkı sunacaktır. Bu yüzden çocuk yetiştirme, şiddet, nasrsisizm, sınırda kişilik bozukluğu, cinsel yönelimler, bağımlılık gibi konuları sıkmadan bilgilendiren bir dozda anlattığıma inanıyorum. Okuyucularımın bilgi dağarcığını geliştirirken sıkılmadan sayfa çevirmelerini de sağlayabilmekti hedefim, aldığım tepkilerin de bu yönde olması ise ayrı güzel.

Bağımlılıklar kitabında önemli bir izlek.  Bir psikolog olarak aşk”ı da bir tür bağımlılık olarak görüyor musun?

Belki de aşık olma” halini demeliyim

Bağımlılıklar diye bahsettiğimiz şey aslında hormonlar. Bağımlısı olduğumuz her şeyin beyinde salgılattığı bir hormon var ve hemen hepsini alabileceğimiz onlarca kaynak var, aşk hariç!

Aşk oksitosin hormonunun salgılanmasıyla oluşur. Kadınlar oksitosin hormonunu sadece; orgazm olduklarında, doğumdan sonra uzunca bir süre ve aşık olduklarında hissederler. Erkekler ise daha da şanssız bu konuda, sadece orgazm olduklarında ve aşık olduklarında salgılıyorlar. Bakın bütün uyarıcılardaki hormonları sağlayan, muadili psikiyatrik ilaçlar var, mutlu hissettiren, özgüvenli hissettiren, takıntıları bastıran ve hatta endişeleri sindiren haplar var. Peki ya aşk sonrası oluşan duygunun, bir annenin çocuğuna duyduğu aşkın ya da orgazm yaşadığınızda hissettiğiniz duygunun bir hapı var mı? Alanda çalışan, iki akıl hastanesi geçmişi olan bir terapist olarak açıkça söyleyebilirim ki, hayır yok! Aşk gibisi yok… Bu kadar nadir ve nadide olana bağımlı olmamak mümkün mü?

Burda da tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar sorusuna geliyoruz işte çünkü aşk kendi içinde de bir bağımlılık ve bağlılık yaşatıyor. Partnerimiz bize en ötesini, oksitosin hormonunu hissettirdiği için ona elde etmek adına her şeye razı geliyor, ilişkide birçok şeyi görmezden geliyor ve hatta gerçekten görmüyoruz.:) O hisse bağlandığımızda partnerimize de bağlanıyor, gereğinden fazla yapışabiliyor, ona alan tanımayabiliyor, sınırları aşıp sosyal medya hesap şifrelerine kadar isteyebiliyoruz. Bir de buraya aileyi, toplumsal ve kültürel kuralları ekleyin, üzerine bir de hayatın getirdiği sorumluluk ve sorunları harmanladık mı insan olmanın zorluğu ortaya çıkıyor, karmaşaya bak Allah hepimize sabır versin.

Bağlılık ve bağımlılığı hastalık derecesine ulaşmayan aşklar versin. Kısacası sizin için de en nadide olanı, bolca oksitosin diliyorum…

Kitabının son bölümü gerçek bir final olmakla birlikte bitiş hissi vermiyor, bundan sonrası da olmalı dedirtiyor.

? Bundan sonra neler var

İlk kitap daha çok karakterlerin tanıtıldığı, aşklarının anlatıldığı, temel psikoloji ve kişilik bozuklukları gibi konularda okuyucunun bilgilendirildiği, birçok duyguyu ve kaosu içeren bir romandı. Kitabın son cümlesi aslında bunun hem bir son hem de bir başlangıç olduğunu vurguluyor. Bu sonun iki başlangıcı, yani bir nevi devamı daha olacak. Her birinde kaosun, deliliğin ve aşkın dozu daha da artacak! 

Şu anda Lö Aşk 2 Deli’nin yazım süreci devam ediyor. 2021 sonuna doğru okuyucularla buluşturmak için elimden gelen bütün özveriyi gösteriyorum. 

Lö Aşk’ın belirli bir hedef kitlesi var mı ya da en çok kime dokunmayı düşledin?

Ben klinik psikolog olarak da, kitaplar yazarak da aslında tek bir amaç uğruna savaşıyorum, AYRIMCILIĞI AZALTMAK. Ayrımcılığım temelleri 20 bin yıl önce insanlık mağaralarda yaşarken, sürekli bir öteki kabile tarafından öldürülme riskine maruz kalmasına ve travmatize olmasına kadar dayanıyor. Vücudun dürtü, tepki, eylem gibi en mühim bölgelerini kontrol eden amigdala, maalesef beynin hiç evrimleşmemiş nadir kısımlarından biridir. O zamanlar insanlık zorunlu olarak benim kabilem ve ötekiler diye ayrıştırmayı öğrendi, can güvenliği için kendinden olmayanı muhtemel düşman ilan etti ve maalesef bugün bile bunun etkilerini hemen her toplumda görmek mümkün. Ayrımcılık modern insanın en büyük aptallığıdır ve ben de yazdığım her romanda ötekileştirilmiş insanların marjinal, sansasyonel, kimine göre âhlaksız hayatlarını konu alıyorum, alacağım. Bu yüzden kitabımın asıl hedef kitlesi ayrımcı insanlar diyebiliriz, daha da spesifikleştirmek gerekirse Lö Aşk’ı  homofobik, elitist fobik, bağımlı fobik veya cinsellikten rahatsız olan insanların okumasını istiyorum. Aşk romanı ve psikolojik roman okumayı sevenlerin, doğru zaman  geldiğinde zaten bir şekilde yolu Lö Aşk ile kesişecektir. (Polyannacılıktan kim ölmüş?)

Son olarak ayrımcılığa maruz bırakan ya da maruz kalan okuyucularıma, soruyla da uyuştuğu için kitabımın önsözünden kısa bir alıntıyla cevap vermek istiyorum.

“Siyah bir ten rengiyle doğabilirdin, yahudi bir ailenin yahudi çocuğu olabileceğin gibi; Türkiye’nin sınır köylerinden birinde dünyaya gelen kürt de olabilirdin; Eşcinsel veya transeksüel olabileceğin gibi, töre kurbanı başı açık ya da kapalı bir kadın olarak ya da bir milyarderin kızı olarak  doğabilir, bağımlılıkların pençesine düşebilirdin. Çocukken tacize uğrayabilir, alkolik bir babayla büyüyebilirdin. Yakışıklı, güzel, çirkin ya da cüce olabilirdin; tek kolun olmayabilir, Iq seviyen normalin çok altında ya da üstünde olabilirdi.

Her şey mümkündü…

Ama sen, sen olarak doğdun! 

O ise; bildiğin gibi değil, olduğu gibi. “

 Cesarete, söylenmeyeni anlatmaya, arı kovanına çomak sokmaya, sümen altındakini çıkarmaya ihtiyacımız olan bir dönemdeyiz.

Lö Aşk’ın da bu misyona el verdiğini görüyorum. Gerçekten içindeki o biricik misyonu kitapseverlerle paylaşmak ister misin?

Şeriat ile yönetilen bir ülkede kadın olarakta erkek olarakta doğabilirdik. İstanbul Fatih’te doğan bir kız olsaydık yaşadığımız hayat bizi çarşaf giymeye itebilirdi ve bizim normalimiz bu olurdu. Aynı kız New York’ta doğsaydı 13-14 yaşlarında mini etek veya bikini giymemesi yadırganırdı ya da İsrail’de doğsaydı yahudi olabilirdi öte yandan transeksüel bir ruh ile doğup hayatına cinsiyet değiştirme ameliyatıyla erkek olarak da devam edebilirdi. Çeşitli travmalar sonucunda seks işçiliğinden para kazanan biri olabilir veya bağımlılıkların pençesine düşebilirdi…

Yukarıda okuduğunuz seçeneklerin hepsi aynı kişinin başına gelebilirdi. Farklı hayatların içine doğarak, farklı çevresel koşullarda yaşayarak, bambaşka kültür ve dinlerle şekillenerek bugün olduğumuz kişiyle hiç alakası olmayan birine dönüşebilirdik. Aslında ben senim, sen de bensin, hiçbirimiz daha farklı, özel, büyük ya da değerli değiliz, hepimiz eşitiz. Belki herkese eşit şartlar sağlamak mümkün değil ancak bilge insanlar gibi hoşgörülü olmak mümkün. 

Müziğin sesini duymayanlar, dans edenleri deli sanırlarmış.”  —Nietzche

Sokakta yanından geçen seks işçisinin, dindarın, alkoliğin, gülenin, ağlayanın, Laz’ın, Kürt’ün, Ermeninin, transın, lezbiyenin, papazın,… müziği nasıl duyduğunu bilmiyoruz, onlarla aynı duyamıyoruz ve belki de hiçbir zaman duyamayacağız. Doğuştan kazanılmış hiçbir özellik bir ötekini diğerinden değersiz yapmaz, yapmamalı. Kötü insanlar dışında hiç kimsenin yargılanmadığı bir dünya hayal ediyorum çünkü gerçek bilgelik hoşgörüdür! 

Okuyan, seven, sevmeyen herkesi,

her kim olursa olsun,

saygı ve sevgiyle kucaklıyorum.

Uzm. Klinik Psikolog, Psikoterapist Enki

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.