Yaşadığımız çağda nerdeyse tüm dünyayı dizayn eden ve bilginin gücünü elinde tutan muktedirler; bunu başardıkları ve ‘yaşamı yaşam kılan’ asli değerler çok hızlı bir şekilde asimile edildiği için de bugün mutluluğun kaynağı veya hayatın anlamı deyince aklımıza sadece sahip olduğumuz maddi değerler geliyor. Zihnen köleleştiğimiz için de sahip olduğumuzu sandıklarımızı bir yaşam vererek satın aldığımızın ama bu alışverişin aleyhimize olduğunun yazık ki farkına dahi varamıyoruz. 

Çünkü, çağın benliklere diretilen mottosu belli;

“Zamanını, emeğini, yürek terini hatta ait olduğun köklerle beslendiğin ruhunu sat! Bu alışverişin karşılığında; büyük büyük evlerin, arabaların, sayısını senin bile unutacağın eşyaların olsun!”

Bu hırs nedeniyle, bugün eskiye oranla ulaştığımız maddi refah, bizim için bir mutluluk parametresi olarak görünüyor ama gelin görün ki içimizde bir yerlerde derin bir anlam açlığı ile yaşan(a)mayan bir hayatın eksikliği hep var

Çünkü, başımızdan aşağı sürekli imgeler yağan ve kronolojik zamanın biyolojik saatleri hızla çevirdiği bu paslı iklimde, baş döndürücü bir değişimin rüzgarları; bize ait olan, bizi ruh köklerimize bağlayan ‘ne varsa’ önüne katıp götürüyor ve yaşadığımız bu hız, artık köklerimize tutunmamıza dahi engel oluyor. 

Sohbet ve makalelerimde ısrarla anıyorum;

Daha fazla güç, daha fazla iktidar, daha yüksek mevkiler, daha çok para ve mal, daha fazla alkış hırsı içinde bir başkasının acısına kanamayı bıraktığımız ve o acıya bigâne kaldığımız gün, biz “bizi” yitirdik. Toplumun yazık ki ruh köklerinde var olan “öteki” kavramını kucaklamak, ötekine rağmen değil öteki ile birlikte cenneti inşa etmekten vazgeçtiğimiz gün, bize ait olan değerlerimize “gönül birliği” içinde selâ okuduk. 

Beslendiği kadim değerleri ve karanlığına ışık tutacak eşsiz tarihine rağmen dünyayı değiştirecek takati kendinde bulamayan; gücü elinde bulunduranların yaptığı salvoları korku içinde izleyip geri çekilmekten, kendi içine daha da bükülmekten öte savunma öğren(e)meyen günümüz insanı, kendine biçtiği değerler ile hayatın dayattığı gerçekler arasındaki uçurum açıldıkça da, açılan boşluğa adım adım keder damıtıyor artık. 

Bu yüzden belki bedenlerimiz birbirine değiyor ama çabuk tatmine ayarlı “yeni dünya düzeni” karşısında kalpleri ve ruhları “insanlık namına” ortak paydalarda buluşabilen insan sayısı, çok ama çok az artık. Bu azlar da yazık ki tarihte olduğu gibi “yalnızlığın” yazgısını yaşıyorlar. Tek başınalığın makus kaderini soludukları için de; kibre karşı tevazuyu, sığlığa karşı derinliği, bencilliğe karşı diğerkâmlığı, hasede karşı dayanışmayı, hıza karşı yavaşlığı, yalnızlığa karşı yarenliği ve som akla karşı gönlü inşa etmekte yetersiz kalıyor, doğrularda kalabalıklaşamıyorlar. 

(Devam edecek)