Kadının Adı (I)
Ertan Yıldız

Ertan Yıldız

Tarihin Gör Dediği

Kadının Adı (I)

05 Aralık 2018 - 23:12

nsan,

Ve en büyük yaşam olgumuz insanlık…

İnsanlık demek dürüstlük, merhamet, adalet, sevgi, saygı ve yardım demek.

Bu kavramlardan kadını çıkardığımızda elimizde simsiyah bir karanlık ile kavgacı bir hayat kalıyor. 

Anne, baba ve çocuktan oluşan aile...

Karşılıksız iyiliği içinde bulunduran, huzurun bulunacağı en temel yapı.

En korunaklı sığınağımız.

Kadını bu güven koyundan çıkardığımızda kocaman bir kimsesizlik ve sahipsizlik fırtınası ortalığı kaplıyor.

İnsanlığımızın ve aile huzurumuzun ölü balıklar gibi kıyıya vurmasını istemiyorsak kadınların erkeklerle eşit şartlarda her alanda azami katkılarına kucaklarımızı açmalıyız. Kadınların ailenin refahına ve toplumun kalkınmasına yaptıkları büyük katkıdan yoksun kalmak, uygarlık seviyesinden geri kalmaktır. Kadın kararının dışlandığı bir dünya atom bombasının, savaşların, açlığın, katliamların yaratıcılarını  alternatifsiz bırakmaktır.

***   ***   ***

Dünyada hissedilmeyecek derecede azalan kadın nüfusuna rağmen ülkemizde hissedilmeyecek derecede artan bir kadın nüfusu mevcuttur. Bu veriler genel kanıyı etkileyecek nispette olmadığı için insan toplumunun yarısını kadınlar oluşturur demek yanlış olmayacaktır. İnsan itibar ve kıymetinin yarısınında kadına ait olduğunu söylemek gibi. 

Peki tüm hak ve hürriyetlerin cinsiyete dayalı olanlar dahil hiçbir ayrıma tabi kılınmaksızın kullanılabilmesi mümkün olmuş mudur?

Tarihsel sürece baktığımızda toplumların liderliğinde erkeklerin gücü ve heyecan arzusunu  ellerinde tutarak ayrıcalıklı ve baskın bir konuma sahip olduğunu görüyoruz. Kız çocukların doğumuna şanssızlık olarak bakılması, doğan kız çocukların terk edilmesi veya öldürülmesi, kadın bedeninin baba, eş veya erkek kardeşe ait bir mal gibi görülmesi erkeklerin öncelikli konumlarını destekleyen bilinen örneklerdir.

Bu ayrıcalıklara temel oluşturan gerek biyolojik farklılıklar gerekse yaratılışla ilgili kutsal metinlerde kadına verilen ikincil roldür. Kadının erkekten biyolojik olarak en önemli farklılığı doğurgan olmasıdır. Bu doğurganlık onun duygu ve düşünce iklimini, hayatı anlamlandırmasını farklı yapmaktadır. Bu farklı algı kadının hayata ilişkin seçimlerini öğretilenler ve egemen kültürün katkılarıyla öncelikle kendi bedeni ve kıyafetleri üzerinde şekillendirmiş, genelde kadına özgü denilen bir bakış açısını ortaya çıkarmıştır. Klasik kabullerimize göre kadın aile, evlilik ve çocuk konusunda önceliklenmiş, erkek savaşa, siyasete ve ekonomiye odaklanmıştır. Bu uzanımlar dini, kültürel, ekonomik, siyasi ve hukuki alanda ayrımlar yaratmış, kadınlar eş seçme, çalışma, velayet, boşanmada söz sahibi olma gibi pek çok temel haklardan mahrum bırakılmış, erkeğe daha önemli bir konum atfedilmiştir. Dolayısıyla kadın doğanın kendisine sunduğu tüm hakları elde etmekte erkekler kadar şanslı olmamıştır.

***   ***   ***

İlk çağ toplumlarında kültürel yapının gelişim ve değişim aşamaları içinde farklı yapısal özelliklerde değişik aile türleri ortaya çıkmıştır Bunlar içerisinde en kabul görmüş olanı, merkeze erkeği koyan, tek eşli ataerkil aile olmuştur. Ailede erkek mutlak  hakimdir. Hititlerde annenin yaratıcı etkisi ve saygınlığı önem arz ederken Eski Yunan'da, Romalılarda, Hindistan’da, Arap toplumlarında ve kadim tek tanrılı dinlerde kadın ardıl bir rol alarak sınırlandırılmış hatta aşağılanmıştır.

İslam öncesi Türklerde kadının siyasi ve toplumsal yapı içerisindeki eşit ve etkin konumunu yansıtan ifadeler ve destanlar mevcuttur. Kadın at binme, silah kullanma ve savaşabilme gücü ile de kendini göstermektedir. Kutsal ve önem verilen haklara “ana hakkı” denmekte ve “Tanrı hakkı” ile bir tutulmaktadır. Kadın velayet ve mülkiyet hukukunda erkekle eşit haklara sahiptir. Tek eşli evlilik esas olup boşanmalar hoş karşılanmamaktadır. Göçebe hayat içerisinde kadın erkek ayrımı söz konusu değildir. Kadın tabu olarak görülmediğinden her türlü etkinliğe katılmakta ve toplumsal hayatın bir parçası olmaktadır.

Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde kadının sosyal hayatın içinde yer aldığı ancak gerek yerleşik hayatın etkinleşmesi ve İslamiyet'in etkisi, gerekse Bizans ile İran'ın gelenek ve göreneklerinin Osmanlı Sarayı'na dahil edilmesiyle kadının sosyal hayattan çekildiği, örtünme ve haremin gelenekselleştiği bilinmektedir. Medeni hayattaki gelişmeler bu ayrımı ciddi şekilde sarsmamış, parklar, çay bahçeleri, lokantalar, tiyatrolar, tramvaylar ve vapurlarda kadınlar ile erkekler karı-koca bile olsalar ayrı ayrı oturmuşlardır. İlköğrenimde bile kızlar sağ, erkekler sol tarafa oturmuş; beş dakika arayla birbirlerine karışmadan sınıftan çıkmalarına müsaade edilmiştir. 

Anadolu'nun kırsal kesimlerinde yerleşik hayata tam olarak geçmeyen ve diğer kültürlerle etkileşim içerisine fazla girmeyen insanlarımız arasında ekonomik nedenlerle kadın ve erkek bir aradadır. Çok yorucu bir iş olan toprağı sürme erkeğin, daha az yorucu iş olan tohum atma işi kadının, hasat kaldırma işi ise iki cinsin ortaklaşa yaptığı eşitlikçi bir modeldir. Kadın üreterek hayatta kalma mücadelesinde erkekle eşit bir pozisyondadır. Padişah fermanları giyim ve kapanma açısından köylerde etkili olmamış, köylü kadını kendi sosyal yapısı içinde kalabilmiştir.

Türkiye'de kadınların hak mücadelesinin gelişimini üç aşamada incelemek mümkündür.  Tanzimatın ilanı ile birlikte başlayan ve İkinci Meşrutiyet’e kadar uzanan birinci evre kadın görünürlüğünün az olduğu, ancak görünürlüğe geçen altyapıyı hazırlaması açısından önemlidir. Kadının fikir meydanlarında mücadelesini yoğunlaştırdığı ve savaşlarda geçen yılların kadına çalışma ve sosyal hayatta yeni ufuklar açtığı İkinci Meşrutiyet Dönemi bir sonraki evredir. Kurtuluş Savaşı'nda kadının cephede erkekle yan yana yer alması ve Cumhuriyet döneminde kadınların tüm siyasi haklarını elde etmesi ise üçüncü ve son devreyi teşkil etmektedir. 

Kadınların hak mücadelesinin ilk aşamasında en önemli hamle eğitim sayesinde gelmiştir. Devletin üst yönetiminde görevli ve maddi imkanları geniş olan yönetici ve aydınların kızları bu hamlenin sahibidir. Gerek doğu dillerini, gerekse batı dillerini evlerinde özel ders alarak öğrenen az sayıdaki bu aydın kadın kitlesi, hemcinslerinin hak arama mücadelesinin öncüleri olmuştur. Dergi ve gazetelerdeki kadınlarla ilgili yayınlar ve ekler zamanla sadece kadına yönelik süreli yayınlara dönüşmüş,  kadınlarla ilgili özgür ve eşit olmak, kısıtlanmadan yaşamak konusunda yapılan haberler toplumda karşılık bularak olumlu bir fikir ortamı meydana gelmiştir.

İkinci aşamada kadının toplumsal konumunun değişmesi, Türk kadınının önce çalışma yaşamında, daha sonra da vatan savunmasında yerini alarak kadın hareketinin ekonomik ve siyasal yaşamda bütünleşmesi sürecini başlatmıştır. II. Meşrutiyet döneminde başta Emine Semiye, Halide Edip Adıvar, Nezihe Muhittin, Nigâr Hanım olmak üzere birçok aydın kadın başta kadının kılık kıyafeti olmak üzere eğitim, çalışma, evlenme, boşanma, çok eşlilik, bazı haklardan yararlanma, kadının ev dışına çıkması gibi konuları yoğun şekilde toplum gündemine sokarak kadın erkek eşitliğine giden gelişmelerin hazırlayıcısı olmuşlardır.

II. Meşrutiyet döneminin belirgin bir özelliği de kadınların dernek çalışmalarıdır. Ülkenin kötü durumundan üzüntü duyan ve bir şeyler yapmak isteyen mücadeleci kadınlar bir araya gelerek dernekler kurmuş, yardım kampanyaları başlatmışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı koşullar içinde kadının toplumsal hayattaki yerinde önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Kadınlar gönüllü olarak askere alınmış, erkek nüfusun askere alınmasından dolayı oluşan iş gücü açığını gidermek için postane, hastane, telgrafhane gibi devlet dairelerinde ve özel kuruluşlarda çalışmaya başlamışlardır. 

Büyük savaşın getirdiği koşullar kadının adını fısıldamaya başlamıştır. Kadının adının duyurulması için Mustafa Kemal ve Cumhuriyet beklenecektir.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar